4 Ocak 2013 Cuma

"Bir tutku cinayetleri vardır, bir de mantık cinayetleri. Aralarındaki sınır belirsizdir. Ama ceza yasası, oldukça elverişli bir biçimde, kasıt kavramıyla ayırır bunları birbirinden. Kasıt ve kusursuz cinayet çağında yaşıyoruz. Canilerimiz aşk özrüne sığınan o umarsız çocuklar değil artık. Tam tersine olgunluk çağlarındalar, suçsuzluk kanıtları da yadsınamaz türden: her şeye, her katili yargıç yapmaya bile yarayan bir felsefe.’’


Albert Camus / Başkaldıran İnsan


29 Aralık 2012, Cumartesi. Sol Gazetesi 9. Sayfa sağ üst köşe haberi: "İtalyan Rahip: Suç öldürülen kadınlarda’’. Başlık şaşırtmıyor beni. Haberin devamı da. "2000-2011 yıllarında 2 bin 61 kadının cinayete kurban gittiği İtalya’da Rahip PieroCorsi, bu cinayetlerde gerçek suçlunun erkekleri kışkırtan kadınlar olduğunu savundu.’’

Alışılmış o evrensel ezberci metinden konuşuyor rahip, ne kılık kıyafetimiz kalıyor ne spor salonumuz, ne sinemamız. Attığımız her adımda, aldığımız her nefeste suçluyuz. Tanıdık bir söylem, bildik bir nefret. Kadınlığın gerektirdikleri, ülke, sınır tanımıyor. Rahip Corsi’nin suçlamalarını kapımın önünden geçen ilk erkekten duymam işten bile değil. İtalyan, Türk, rahip, esnaf, amca, baba, koca. Sayılabilecek yüzlerce kimliğin karşısında ben bir cinsiyetin yalnızca, tek bir kimliğim. Kadın. Yetiyor.

Sebepsiz cinayet olur mu, elbet olmaz. Ülkemde 2005-2011 yıllarında 4 bin kadın cinayet hükmü giymişken, halen her üç kadından biri şiddete maruz kalmaktayken elbet suçsuzluktan bahsedemeyiz. Ölen (‘’öldürülen’’ tabiri faillerde suçluluk duygusu yaratabileceğinden bu sözcükten kaçınılmıştır) kadınların ardından açıklamalar yapmak ve yığınla ekonomik, toplumsal, kültürel neden, zihniyet, gelenek, töre, eğitimsizlik, din, farklı öğretiler sıralamak yargıyı da yormakta elbette. Hem ne kadar neden sıralanırsa sıralansın mantık, cinayeti suçsuzluk postuna sarıp sarmalayamamakta. Ortada bir suçlu olmadıkça fail haklı çıkamıyor, olmuyor. Camus’un düşüncesinden farklı olarak, cinayet kurbanı bir kadın ise, fail de yargı da hiçbir felsefeye ya da öğretiye sığınma gereği duymuyor. İşin kolayı ortaya bir suçlu bırakmak: Kadın. Ölen de kadın, suçlu da. Belki kadın olduğu, belki öldüğü için, belki her ikisi birden. Sonuç değişmiyor.

Durumun korkunç boyutu suçun ve suçlunun inkarından ziyade cinayetleri meşru kılma çabası. Kurbanın ölmesini gerektirecek ilkeleri tanımlamak onlara göre toplumu yaşatan ilkeleri tanımlamakla bire bir. İşte tam da burada çağlar boyu canlılığını yitirmeyen o çelişki karşımızda beliriyor: Toplumu yaşatan ilkeler kadın üzerinde, kadın bedeni üzerinde devamlılığını sürdürürken aşağılanan, yaşamasına hak görülmeyen taraf yine kadın oluyor.

Kurban kadın olduğunda cinayet, cinayet olarak adlandırılmıyor, insanlık her zaman ve her coğrafyada farklı ölçütler kullanıyor. Ellerinde kan izleri olup da makul bir şekilde sebepler sıralayan, cinayetler çoğaldıkça sebeplerini de çoğaltan insandan daha korkunç ne olabilir? Yargılanması gereken katil yasanın kendisi oluveriyor.

Bazen düşünüyorum da; suçlu bizler miyiz gerçekten?Devlet ‘’en fazla ölürsün’’ dediğinde en fazla öldüğümüz için mi? Tecavüze uğradığı gerekçesiyle aile meclisi kararıyla öldürülen ve henüz dün ceset torbasıyla gömülen 15 yaşındaki Hatice ile birlikte topyekûn ölmediğimiz için mi? Küçük kız çocuğuyken her hafta sonu bana sımsıcak kahkahalar attıran, ince mizahıyla büyüdüğüm Levent Kırca’dan ‘’sanat insanı’’ sıfatı altında duyduğum, duyup da irkildiğim o sözler yüzünden, kabahatin büyüğü bende mi? Ya düzülecek (Levent Kırca tabiri ile) ya öldürülecek beden olduğum için tüm kabahat bende mi? İç içe geçmiş bu sözümona kadın sevgisi ve nefreti ile her yüzleşmemde kendimi ‘’korkak bir karanlık içinde’’ hissetmem benim sayemde mi?
Nazım, satırlarını bu ironide giyineceğimizi bilseydi yine de dili varıp ‘’kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!’’ der miydi…

http://www.ucansupurge.org/turkce/index2.php?Hbr=947

11 Kasım 2012 Pazar

Gündüz uykularından uyanmak. Tuhaf, huysuz bir tat bırakıyor damakta. Hastalık ya da yersiz uykunun ağırlığı değil bu, öz varlığın umulmadık duyumsanması.
Bellek edepsiz. Son okunanı değil, bedeni amaçsız gösterecek olanı bulup çıkarıyor. Yığınla görüntüden retinanın ardında tek bir cümle kalmış gibi.

''Bir kadın, bir dost, bir kent bir kerede terk edilemez. Hepsi birbirine benzer zaten. Aradan iki hafta geçince, Şanghay, Moskova, Cezayir birbirinin aynıdır.''

Atina, Londra, İstanbul birbirinin aynıdır.

2 Haziran 2012 Cumartesi



Kod Adı: Anneanne

Dünyaya sadece kız çocuklarına yelek giydirmek, çoraplarını kollamak, yoksa (ki tabii ki yok)
ayaklarına patik geçirmek için gelmiş, yüz yıldır yalnız bu işi yapan ve yüz yıl daha yapacak
olan insan. Kadın.
Gücü yetse dünyadaki tüm kız çocuklarına yelek, patik giydirecek, yatmadan önce okunası
uyku duaları öğretecek, hep o baş ağrıtan nazarı kovmak için bir akciğer dolusu nefesi
doğmuş ve doğacak tüm kız çocukları için biriktirecek.
Dudaklarında hep, sebep bilinmeyen arapça kelimelerden / derman Allah'tan mırıltılar.
Dilenmemiş hayırlı kısmet kalmamalı ömrü bitene kadar.
Elinden düşürmediği tespihte tevekkülle ve çoktan göçmüşlerin özlemiyle tekrar tekrar edilen
intiharlar. Günah korkusu, yaşam yorgunluğu tespihi ve sesi ve gözleri. Varlığı etten kemikten
bir ayet-el kürsi.

Dünya dönüyorsa şayet ve hâlâ, sebep anneannelerin dudakları arasında / içindeki onca sızıya,
derman Allah'ta.


yanılgı biz insanlar için, kelebekler bu savaşa dahil değil


İçimi açtım sana. 
İçini açmak için."
Birhan Keskin

Zamanı bilmiyorum, asırlar önce olmalı. Bambaşka bir gezegendeyiz. Ne yapıyoruz, nasıl yaşıyoruz hiçbir fikrim yok. Fotosentez yapıp günün belirli saatlerinde yüzümüzü güneşe dönüyor olmamız muhtemel.

Kim bilir kaçıncı hayatımız. Dünyaya düşüyoruz sonra. O benden daha sonra. Sonra sonra, çok sonra. Buluyor beni. Ya da ben onu buluyorum. Bilmiyorum. Bu konuda aklım biraz karışık.

Gezenti olmayagörsün insan, önceki hayatımda bitki olduğumdan mıdır nedir, gidişler üzerine kurmuşum yaşamı, onunla karşılaşmadan evvel. Bir gün çıkıp geliyor, giderayak yakalıyor elimden. Gitme demiyor, ‘’o ülke çok yağmurlu, ben güneş toplarım senin için’’ diyor. İnsan olan gider mi? Gidiyorum. Ama o kızmıyor. Güneşler topluyor eteklerinde. ‘’Orada çatılar çok sivri, gökyüzünü deliyor, ondan yağıyor onca yağmur’’ diyor. Okyanus ötelerinden, yollarda dolaşan kırmızı etekli kadınları gösteriyor bana. Ciddiyim. Nasıl başarıyor çözemiyorum, ama yapıyor. Şiirler yazıyor, görseniz yine yan yana ayçiçeği olmayı dilersiniz. Diliyorum.

17 oldu bir saat önce. İçinde dünyalar barındıran o bakışlar tam 17 yaşında şimdi. 17 güneş var eteklerinde artık. Ve binlerce düş avuçlarında. Nasıl taşıyabildiğini hiç sormadım. Görseniz siz de sormazdınız. İnanın.




Şu dünya işleri bir bitsin, kelebek olacağız bundan sonraki gezegende. Bunu konuşmadık henüz ama biliyorum. O da biliyor.

16 Ekim 2011 Pazar

kız çocuklarının denizkızı olmasından korkan anne babalar,
onların elbiseleriyle denize girmesine izin verirmiş ancak.

içlerinde kötülük yokmuş aslında.
kendi günahlarının sureti varmış,
çocuklarının ıslanmış paçalarında.


 Ekim 2011 / Gökova, Muğla

5 Ağustos 2011 Cuma

9 Temmuz 2011 -ben öğrendiğimde öyleydi, sonrasından haberim yok.

Bedenin bizim disimizda bir hayati var. Aklinizin kabul etmedigini, beden sorgusuz sualsiz kabul ediyor kimi zaman. Ki o zaman zor zaman.


Eller titriyor, dizler yurutmuyor, yara, sivilce doluyor yakaniz, sol yaniniz. Basiniz donuyor duz yolda dusuyorsunuz, saga sola carparak yuruyorsunuz. Hayalet gibi falan degil, bildiginiz agirsiniz, koca dunya midenizde, gun gectikce buyuyor. Geciyor gunler, gunler geciyor. Espriler yapiyorsunuz, gulup sarkilar soyluyorsunuz. Bilimsel yayinlar onunuzde, yazilacak tez, okunacak makaleler. Okuyorsunuz, okuduklarinizi hic anlamadiginiz kadar anliyorsunuz.

Surekli ”gercekten” diyorsunuz konusurken. Gercekten. Gercekligin ne oldugu konusunda hicbir fikriniz yokken.

19 Haziran'da giden parcaniz siz ogrendiginizde mi gitmis olur aslinda bilmiyorsunuz. Ne degisti bilmiyorsunuz. Zaman nerede, ellerinizde mi bilmiyorsunuz. Aklinizdan cikmiyor, dusunuze girmiyor. Durumu onunuze gelene soylemeye basliyorsunuz. ”mekani cennet olsun” diyenler artikca mekaninin neresi oldugunu bileceginiz umudu icinizde.

Cok iciyorsunuz olmuyor, cok yiyorsunuz olmuyor, cok okuyorsunuz, cok yuruyorsunuz, cok konusuyorsunuz.. Kahkahalar atip kendi sesinizi duymaya calisiyorsunuz, ses icinizde gittikce kisiliyor. Kendinizi hissedemiyorsunuz. Bir yolunu ariyorsunuz, hissedebilmenin bir yolu olmali. Var elbet. Bulamiyorsunuz.

5. gunun sabahi, kimseler yokken, sarkilar cikiyor icinizden. Aglamaya basliyorsunuz. Gozlerinizi hissedebiliyorsunuz o an. Gozleriniz var. Zamani hissedebiliyorsunuz sonra. Cok olmus ayrilali. Gormeyeli. O gideli. Mekani cennet mi olmus bilmiyorsunuz. Ama mekani buranin disinda bir yer olmus. Artik biliyorsunuz.

Gececek biliyorsunuz.



.

31 Mayıs 2011 Salı

Pazar sabahı 8'de Uçurtmayı Vurmasınlar eser aklınıza, ilk 10 dk.yı yine 3 dikişle izlersiniz. İnci olursunuz, Barış'a uçurtma olursunuz, kendi boğazınızda 40 düğüm olursunuz. Film biter, içinizi ne yana döneceğinizi şaşırırsınız. Gazetelere bakmaya yeltenirsiniz, o gündem, telaşlar anlamsızlaşmış. Bir kez daha vurulamamış uçurtmanın sevinciyle aklınız o koğuşta. Uyku tutmaz, gün tutmaz..

10 Mayıs 2011 Salı


''denize taş atan çocuklar da suçlu sayılıyor muymuş ?''
diye sordu ben fotoğrafı çekerken.

makineyi indirdim. yüzüne baktım. düşündüm. çocuğa çevirdim yüzümü. sustum. 6 Mayıs'tı.

Deniz'e taş atan vicdanların suçlu sayılmadığı, eline taş tutuşturulan minik bedenlerin yargılandığı ülkenin insanlarıyız.

ondandır çocuklara karşı biraz kaygılıyız.

dünyanında bambaşka bir ülkesinde de olsa;
çocuk ve taşı, taş ve Deniz'i, Deniz ve çocuğu yan yana gördük mü korkarız..

5 Mayıs 2011 Perşembe

şüphesiz ki ben inananlardanım:

belki bir zaman kimseyi öpmezsem
saçlarım uzar.

saçlarım kan rengi bu ara,
oysa beni kan tutar.

2 Nisan 2011 Cumartesi

suç ve/ya ceza

Bir ask siiri yazmanin anlamsizligini koynumda
ve duman tadini agzimda birakarak gittin.
Zehirdin.

Insan ne cok sey caliyor ayrilik sonrasi kullanim icin
Sevgilinin teninden parmak uclariyla.
Erkekler ustaca basariyor lakin
kadinlar bir turlu mesrulastiramiyor bunu
ve Ask, bir suca donusuyor zamanla.
Adem failligini aklarken bir gecelik dusunce sucu kilifiyla
Ah Havva, hep Havva tasiyor o sucun agirligini
bacaklarinin arasinda.
Adem aksamdan,
Havva son sevismeden kalma.

23 Şubat 2011 Çarşamba

ben beceremiyorum

ne zaman aşık olsam önce dünyayı kurtarmaya kalkarım, sonra kendimi.
sıra bana gelene kadar çoktan gitmiş olur karşı taraf
ben henüz ''önce çocuklar ve kadınlar''da
şaşkınlığımla kalırım.
yarım yapıldak aşklar değil de
yine kurtaramadığım dünya gider zoruma.
ne gücüm kalır kaldığım yerden ipi göğüslemeye
ne sesim, ne nefesim.
susarım.

31 Aralık 2010 Cuma

arkandan ağlar

Sevsen de sevmesen de o yemek biteceklerle büyüdük,
kalkamadık masadan tabak boşalmadan; 
ondandır sevsen de sevmesen de bu aşk bitecek tavırlarımız,
kendimizi bitirmeden  ayrılamayız.

29 Aralık 2010 Çarşamba

sigara


...yaşıma aldırmadan iliklemeye başlıyor hırkamın düğmelerini. Kim olduğum, nereden geldiğim, üşümüş olma ihtimalimden daha fazla ilgilendirmiyor onu. ‘Ahh ört şu kollarını bebeğiiim, üşürsün üşür’ diyor. Kucağımdaki laptopa inat çekiştiriyor hırkamın kollarını, barındırmıyor dirseklerde. Bebeğim demesi hoşuma gidiyor, bebek olayım istiyor sanki, bebek olsam daha kolay olacak işi.
İşi; Otobüs yolculuklarında üşümüş ve üşüyecek tüm kız çocuklarının düğmelerini iliklemek.

Elimi çantama atıyorum, çekingen. Sigara çıkarıyorum, hala kararsız. İzin istiyorum yakmadan önce. Yaptığıma en fazla kendim şaşırıyorum. Gülüyor, gülüşü kendinden naif. ‘içmem aslında, yolda çok bunaldım ondan aldım’ diyorum. Anlıyor acemiliğimi, olmayan çakmağı dakikalarca aramamdan. Çakmak uzatıyor el altından. Neyin yasağını paylaştık bilmiyorum... ‘eşimin arkadaşı şu adam, o olmasa ben de içerdim, gider söyler şimdi’ diyor. Komşusuna kızmış kadın sesi bu, hemen tanıyorum. Adama değil kadına bakıyorum yeniden. 50 yaşlarında. Nasıl da sevimli. Gençkenaslındagüzelolangillerden. Yıllarca gizli saklı köşelerde içmiş sigaralarını. Bir evde en fazla kaç tane 'gizli saklı köşe' olabilir ki; yılların evliliği kaç gizli saklı köşe barındırır dört duvar arasında...‘Anlamadı mı’ diyorum, ‘kendi de içtiği için anlamaz’ diyor, anlamıyorum.

Yürüyoruz, gözleri yerde, ben içiyorum. Bir ''gizli saklı köşe'' buluyoruz, sessiz anlaşmışız. Tutuşturuveriyorum eline sigarayı. Bir çırpıda çekiyor dumanı içine, sigarayı geri uzatıyor. 'İçin siz yetti bana' diyorum. hızlı hızlı devam ediyor, oruç açmış gibi.

istanbuldansamsunagiden turizmin sayın yolcuları olarak sefer sayısını bilmediğim otobüste yerlerimizi alıyoruz. Kendime mi şaşkınım, ona mı, bir çırpıda yarattığımız hikaye mi bilmiyorum. Bildiğim; yıllarca kocalarından saklı sigara içebilmiş, yani hem bu gereği duymuş ya da buna mecbur kılınmış, hem de bunu başarabilmiş kadınların, 23 yaşında bile olsak sigara içmek için adını dahi bilmediğiniz ama hırkamızın düğmelerini teklifsizce ilikleyen bir kadından izin isteyen kız çocuklarıyız...

gülümsetiyor...

17 Aralık 2010 Cuma

k'adı'n II

...susuyorum. Diğerleri de susmuştu benden önce . Ben de susmuştum onlardan önce. Önce çok önce. Bir diğerleri, bir ben susmuştuk, aklımdan geçenler geçmezden önce…

Öncelerden bir günlük önce yine. ‘’bizde kadınlara en büyük kötülüğü yine kadınlar yapıyor’’ diyor bir erkek sesi. Ülkeden kilometrelerce uzakta, bir kahve masasında. Biliyorum bu söylemi, çok tanıdık. Öylesine tanıdık ki manada oyalanmıyorum bile, yazarı kimdi onu düşünmeye başlıyorum. Daha kolay geliyor belki de o an, o ‘’en büyük kötülük’’teki payım yerine yazarı hatırlayamayışıma hayıflanmak.
Kahvemi yudumluyorum ki susmaya devam edebileyim. Kahvesini yudumluyor ki entellektüel söylemlere devam edebilsin.
Bir yudum yetiyor düzeni devam ettirmeye. İkinciyi ruhum da almıyor zaten. Kalkıyoruz.

k'adı'n

…havaalanındayım.
o renksiz başıboş atmosferin ‘’ülkem’’ kısmına geçmek için pasaport kontrol noktasına ilerliyorum. Önce gözleriyle şöyle bir kontrol ediyor, görevli. ‘’ne kadarım Türk kalmış’’ yazmıyor pasaportta, böyle anlaması lazım. Anlıyor mu bilmiyorum. Söylemiyor.
Pasaportumu uzatıyorum, sayfaları karıştırmaya başlıyor. Sorular soruyor evirip çevirdiği defter parçasına bakmadan. Okulumla ilgili, eski okulumla ilgili, eski eski okulumla ilgili. Pasaportla ilgisiz.
Yetki bende, diyor, sözcük kullanmadan. İstediğimi sorarım. Ve istediğim gibi de bakarım. Yetkilerim dahilindedir ülkeye ayak basar basmaz hatılratmak sana, burada kadın olduğunu. Burada kadın olmanın ne demek olduğunu.
İnanmış buna, inanıyor, inanacak. Ben de inanıyorum.
Böyle başlıyor gün. Böyle başlıyor dört ay sonra ülkeye dönüş.
İstanbul boğazıma diziliyor.

eşitsizlik

Bu dünyada asıl;
kadın-kadın eşitsizliği var.
Daha çabuk kir tutuyor,
beyaz tenli kadınlar.

26 Haziran 2010 Cumartesi

''Yaşamın Ucuna Yolculuk''tan...

Sayısız görüntülerden, sayısız uykusuz gecelerden, sayısız güneş ışınlarından, sayısız tren, otobüs, uçak ve gemi yolculuklarından, yürüyüşlerden artakaldım. Sayısız bedenlerden, kitaplardan, galeri duvarlarından, müze koridorlarındaki, salonlarındaki sayısız resimlerden, sayısız anılardan, sayısız saatlerden, günlerden, haftalardan, aylardan, onyıllardan, İstanbul Boğazı'nın su yüzeyine baktığım, baktığım. Tanıdığım, tanımadığım sayısız insanla aramda geçen konuşmadan. Başladıkları an zaten bitmiş olan sayısız sevgiden. Kendimi sevdiğim başkalarının bedenlerinden. Ülkelerden, sistemlerden, bürokrasiden, demokrasiden, dünyanın tüm savaşlarından, tüm yönetimlerinden, tüm polislerden ve futbol takımlarından artakalan yalnız kendi doluluğumun boşluğu. Kendi bağımsızlığım. Başıma buyrukluğum. Yeryüzü küresinin o herhangi bir ovasındaki ağaç gibi katı ve yalnız. Bir yıl bile geri dönmek istemem. Bir an bile. Bu eriştiğim sınırsızlık içinde nasıl geçebilirim yeniden o geçilmez sınırları. Dünyanın hiçbir yerinde artık insna hakları için çaba gösteremem. Hiçbir ülkesinde...

Tezer Özlü